Sayfalar

18 Eylül 2013 Çarşamba

EYLÜL BİTMEDEN



Bu ay hergün 1 elma yiyin

Bir günü abur-cubur günü ilan edin. O kadar elma yediniz değil mi ama.Vicdan azabı çekmeden evde abur cubur partisi düzenleyin.

Otobüsten hergün bir durak erken inin. Yada arabayı biraz uzağa parkedin.

Sonbahar kışa dönmeden ayaklarınızın altında yaprakların çıtırtısını hissedin. Haftasonu kaçamağı için geç kalmayın. Sonbahar temalı romantik fotoğraflarda poz verin.

Ona sevdiğinizi soyleyin . En son ne zaman soylediğinizi hatırlamanız kolay olur.

Kışın kasvetine kapılmadan önce guneşli günleri kaçırmayın.Yazlık kıyafetleri son bir tur daha giyip kaldırın.

Dışarıda açık havada güzel bir akşam yemeği yiyin. Hırkanıza sarılıp (varsa sevgilinize de olabilir) yıldızları seyrederken çayınızı yudumlayın.

Restoranda yemek için para lazım diyenlerdenseniz pazar günü herkesten önce kalkıp çayınızı demleyin termosunuzu ve peynir ekmeğinizi alıp en yakın parkta kuşların sesi ve güneşin ilk ışıklarınının tadını çıkarın. Pazar sabahının sessizliği hiçbirşeye benzemez

Ve bunları yapabilecek durumdaysanız varlığınıza ve sağlığınıza şükredin.


10 Eylül 2013 Salı

Yetenek Benmişim Türkiye




Hiç bilmezdim müziğe yeteneğimin olduğunu. Hele de bu saatten sonra sesimin güzel, kulağımın iyi olduğunu söylediler mi başta benim gülesim geliyor. Hem de benim gibi en son muziksel aktivitesi İstiklal Marşını göze batmadan kulakları tırmalamadan söylebilmek adina çırpınan biri için.


Hersey oğluma aldığım küçük gitarla basladı. Bizim gibi olmasın herşeyi denesin, iki tıngırtadır belki yeteneği vardır diye bir gitar aldım geldim. Alti yasında olsa da bir hocaya götürelim, bir baksın yetenekli falansa gözümüzden, kulağımızdan kaçmasın dedim.


Benim maceram işte böyle başladi. Tabi bu yaştaki haylaz bir oğlan çocuğu gitarı ve sınıfı başımıza gecirdikten sonra gitar bana kaldı. Baktım çabucak öğreniyorum, iyi de geliyor bana. Bununla da kalmadı hocamın bestelerine laf olsun diye yazdığım sözler de hic fena olmadi. Şunu da soylemeliyim ki şiir dinlemekten hoşlanmam, yazmaktan hiç hoslanmam hatta dalga geçerim. Sen misin büyük konuşan. Bir sözler yazmaya başladım ben bile şaşırdım.


Ortaokul ve lise hayatimda fülüt çalmamak, nota öğrenmemek için yaptıklarımı hatırlayınca hala çok gülerim. Hiç Fransızca bilmediğim halde, lise son sınıfta Fransızca dersini secen ben, muzik derslerinden hep kaçtım. Şu an ise muzik keyifli bir hobi benim icin, Muzik hocamla bestelerimizin aranjmanı yapılıyor. Müzik hayatından kovulana kadar buralardayım. Belki bir gün bestelerimizi de sizlerle paylaşırım. İyi mi yapmışım kötü mü beraber bakarız.


Bu arada uzun sözün kısası yeteneklerimizin peşine düşmek için hala geç değil. Kendimizi ifade etmenin bir yolu elbette vardir. Şöyle bir kendimize göz atmak ve ön yargısızca denemek gerekiyor. Belki harika bir dansçısınızdır. Olmadıgınızı nereden biliyorsunuz? Ha bu arada ilkokulda parasını peşin ödediğimiz folklor kursundan kardesim ve ben kovulmuştuk. Bir daha denememiz önerilmiş, İki gözümüz iki ceşme, evde bir de annemden firça yemiştik beceriksiziz diye.


Inanmayin siz kimseye. Kim demis yeteneksizsiniz diye? Biz inanmiyoruz, neden üzerimize baskalarinin etiket yapıştırmasına izin verelim ki?

9 Eylül 2013 Pazartesi

Sessizliğin Sesi


Susmak büyük bir güçtür. En ateşli tartışmanın yapamadığını başarabilir.

Fisher in de söylediği gibi  susmak en iyi silahlardan biridir aslında. Haksız yere suçlandığınızda yada sizden mantıksız bir şey istendiğinde yapabileceğiniz en iyi şey  sessizce oturmaktır. Tek kelime etmezseniz kişiye kendisini sorgulatırsınız. Sizin karşınızda kendilerini kötü hissetmelerine izin verin, öylece susun. Kendinizi açıklamaya çalışmayın. Suskunluk da bir konuşma aracıdır. Oldukça da güçlü bir araç.

Sustuğunuz zaman karşınızdaki  kişi kendini cevap vermek zorunda hisseder. Karşınızdakini bulunduğu zor durumdan çıkarmaya çalışmayın. Hayatınızdaki en etkili konuşma bazen hic konuşmadan yaptığınızdır.

Sessizliğimizi korumak daha etkin bir iletişim sağlayabilir. Ayrıca sürekli konuşarak yeni birşey öğrenemezsiniz. Unutmayın pek çok işte ilk konuşan kaybeder. Ünlü bir işadamının yardımcısı aynı taktiği yıllık zam görüşmesinde kullanıyor. Ünlü işadamı zam konusunda çok cömert olmayan bir teklif sunduğunda yardımcısı sadece susuyor. O kadar uzun ve sinir bozucu  bir sessizlik oluyor ki, iş adamı yeni ve cok daha iyi bir teklif getiriyor. Bu hikaye pek cok görüşmemde aklıma gelir ve sessizliğimi soğukkanlı bir şekilde korurum.

Bu anlattığım sonsuz bir suskunluk değil önemli olan doğru yerde doğru zamanda doğru kişiye konuşmak yada susmak... İşin bu tarafı sizin bilgeliğinize yada deneme yanılma yoluyla edineceğiniz tecrübelere kalmış. Pek çok çaçaron kişiye karşı uyguladığım bir söz var "Tartışmayı kazanmanın en iyi yolu hiç tartışmaya girmemektir." Söyleyeceklerini söyleyememenin karşınızdakini nasıl çıldırttığını seyretmek de işin eğlencesi.

6 Eylül 2013 Cuma

Boş Ev Aranıyor!


İşyerinde birşeyleri yetiştirmeye çalışırken, birden “ah evde kimse olmasa, ben de eve gidip hiçbirşey yapmasam” diye geçirdim içimden. İş güç düşünmeden, sorumluluklarım, çocuklar ve isteklerinden bir nefeslik de olsa uzak kalsam.

Sonra düşündüm ki, boş ev, herkes icin ayrı bir kavram. Bazıları için yanlızlık ve istenmeyen bir durum, bazıları icin kafa dinlemek ve kisa bir mola için sığınak. Çok şansliyim ki, benim için boş evin anlamı kafa dinleyebilmek, biraz sessizlik ve kendi isteklerime vakit ayırıp keyif çatmak.

Sanırım, calışan annelerin birçoğu boyle fantaziler kurabiliyor. Ben son iki yıldır, evi dinlenebilmek amaçlı hiç boş bulmadım. Hasta olduğum zamanlarda bile bu mümkün olmadı. Nadir olarak, çocukların eşimle dışarıda olduğu zamanlarda da hazır evde yoklarken, yemek yapıp , ortalığı toplama derdine düştüm.

Bazen ev hanımlarına özenmişimdir. Ama biliyorum ki çoğu zaman iş yeri de bir sığınak, insanın kendini ifade edebileceği farklı bir kimlik olma şansı. Sanırım tek istedigim, bu koşuşturmacalı hayatımı arada bir sakinleştirmek, hayat bu kadar alel acele geçerken, biraz nefeslenip, kaçırdığım şeylerin belki de sahip olduklarımın farkına varabilmek.

İnsanın evi kadar güzel bir yer yoktur heralde. Herşey çok tanıdıktır. Kokular, eşyalar, her köşeye sinmiş anılar. Hep küçükken tatilden döndüğümüzde evimizi ne kadar özledigimi hatırlarım. Kuru bir döşek bile olsa herkesin yatağı dünyada en rahat ettiği yatak... Evim, en huzur bulduğum yer... Bol güneşli bir günde, aydınlık ve derli toplu evimde, kahvem bir elimde, kitabım öbüründe, plansız programsız otursam. Heryere, herşeye yetişme telaşını unutsam.

Mutluluk da böyle anlarda saklı değil mi? Her gün evde otursam, aynı keyfi alamam sanırım. Biliyorum ki, haydi eve git, ne istiyorsan yap deseler, bir iki saat kitap okuyup, biraz televizyon izledikten sonra miniklerimi özlemeye başlayacağım, ve eve gelmeleri için saatleri sayacağım.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Kadınlar Ne İster






KADINLAR HİÇBİRŞEY İSTEMEZ !!!!!!

Yani aşk hususunda, erkeklerden...

Ne isteyecek kadınlar, hiç tabii. Bir iki önemsiz şey. Örnegin:

Bir erkek tarafından kurtarılmayı ister.

Kimden, neden belli değildir ama aklı ermeye başladığından beri bunu ister, bekler.

Erkeğin Süpermen, Kazanova, Mecnun karışımı bir şey olmasını ister.

Adamı illaki değiştirmek ister

Dürüst erkek ister ama "başkasını seviyorum" diyerek çekip gidene "dürüst" değil "kalleş" der.

Erkeğin mütemadiyen yalan söylemesini ister. Hatta buna teşvik eder.

Adamın yavru köpek misali, her çağrıldığında dizinin dibinde bitmesini ister.

Erkeğin, onda gizli kalmış cevherleri bulup çıkaracak kadar akıllı, dikkatli, hatta yaratıcı, başka kadınların orta yerde görünüp duran cevherlerini fark etmeyecek kadar aptal olmasını ister.

Kıskandırmayı ama kıskandırılmamayı ister.

Erkeğin hayatında ilk ve son olmayı ister.

Terk edilen değil terkeden olmayı ister.

Sevgilisinin onu düşünmekten arta kalan zamanlarda yine onu düşünmesini ister.

Erkeğinin Adriana Lima’yı çirkin, Angelina Jolie’yi ondan da çirkin bulmasını ister.

Bütün öteki kadınların varlığından bihaber olmasını ister.

Mümkünse kör olmasını ister.

Erkekler tarafından, hatta kadınlar tarafından da seks bombası gibi görülmeyi ister

Erkeğin üç hobisinin
ask dolu sözler fısıldamak,
kadın dırdırı dinlemek,
birlikte alışverişe çıkmak olmasını ister.

Erkeğin öteki kadınları kıskandıracak kadar yakışıklı, kimseyi ayartmaya niyetlendirmeyecek kadar paspal olmasını ister. Erkegin gozunde

3 yaş sevimliliğinde,
20 yaş çekiciliğinde,
40 yaş tecrübesinde,
30 yaşa sabitlenmiş olmasını ister.

Erkeği eve hapsetmeyi ister

Adam ağzıyla kuş tutsa, bir kuş daha, bir kuş daha, bir kuş daha ister.
Kuşları bitti sanmayın, yerim yetmez diye kestim.

Erkeğin yanmasını, sürünmesini, lime lime olmasını ister.

Bütün bu sayıp döktüklerimin hepsi gerçekleşse bile hala tatminsizlikten ölmeyi ister.

Aslında kadın kısmı ne istediğini bilmez ama, sorulduğunda çok fiyakalı laflar eder.

Pakize Sudanın kitabından bir alıntıyla espirili anlatımını paylaşmak istedim. Kadınlara haksızlık etmeyelim. Bu kadar kaprisin de bir sebebi vardır elbette.

"Ne onunla ne onsuz, yani kadınla erkek genellikle umutsuz. Altmış yıllık beraberliklerde bile birbirini yiyip bitiren ihtiyarlar bir an bile ayrı kalamaz haldeler. Kadını şımartmak istemeyen zihniyet korkutarak saygı görebileceğini düşünüyor. Çaresizce ilgi ve şevkat bekleyen kadın bu boşluğu huysuzluğuyla dolduruyor. İçinde kopan fırtınaları ifade edemedikçe her ikisi de kendini sevimsizleştiriyor. Yalnız hissettikçe hırçınlaşmaya başlıyor. Biraz çantada keklik olma fikri erkeği umursamaz, kadını çekilmez hale getiriyor."

Aslında ufak şeylerle mutlu edilmesi mümkün varlıklar kadınlar. Ancak bu incelikleri yapmak için biraz kafa yormak gerekiyor. Biraz da satır aralarını okumak ne dersiniz?

2 Eylül 2013 Pazartesi

En İyi Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı





21. Yüzyıl insanı büyük beklentilerin altında ezilmiş durumda. Çoğu zaman anne babamızın yalın yaşantısının huzurunu özlüyoruz. Babamız her akşam beşte evde olur, müsaitse karşı komşuya çay içmeye geçilir. Her mahalleye bir telefon düşer, televizyon sadece akşamları haftada iki gün açıktır. Bakkal amcadan alışveriş yapılır, ömrümüz akşama kadar sokakta oynayarak geçerdi. Stres diye bir kavram henüz yaratılmamıştı. En iyi, en güzel, en basarılı, her şeyi en çok bilen olma baskısı yoktu o zamanlar. Sıradanlık normaldi. Yalnız değildik. Dost ve arkadaşlarla yüz yüze muhabbet edilir, herşeye zaman yeterdi.

Şimdiyse sanal arkadaşlarımız sanal sohbetlerimiz ve herşeyi bilme gücünü veren arama motorlarımız var. Kişisel gelişim kitaplarımız bize içimize dönmeyi, esas gücün bizde olduğunu söyleyerek herşeyi tek başına yapma yükünü sırtımıza vuruyor. Kuralları uygulayıp kolayca başarıya ve mutluluğa ulaşacağımıza garanti veriyor.





İnsanoğlu gerçekten kendi kendine yeter mi? "EN" olmak bize huzuru getirir mi, götürür mü orası biraz karışık... "EN" her an kaybetme riskiyle bize bir yük mü? Hedefimiz ufaklığımızdan itibaren diğerlerini geçmek mi? "EN" olmayı başarınca beklentilerimizi buluyor muyuz? Huzurlu ve mutlu oluyor muyuz? "EN" olma takıntısı kendi özümüzden bizi uzaklaştırıp yaşamı erteletiyor mu ? Ve biz "EN" özgürce kendimizi yaşayıp ifade edebiliyor muyuz?. Toplumun beklentilerini karşılarken, topluma yabancı olup sadece kendi icimize mi kapanıyoruz? Toplumla yardımlaşmayı bırakıp, toplumdan ayrı gayrı mı düşüyoruz?

Hazır reçetelerle ve kurallara uyarak kolayca başarılı olamayınca, kendimizi beceriksiz hissetmek mi bize elimizdekileri unutturup, tatminsiz yaratiyor? Verilen formulleri sorgulamak yerine, kendimizi yargılamak mı huzurumuzu kaçırıyor? Zihnimize acımasızca yerleştirilen kalıplara o kadar inaniyoruz ki, dua etmek gibi huzur veren bir gerçekten bile kopup uzaklaşıyoruz bazen. Kendimizi yalnızlığa itiyoruz. Ben herşeyi yapabilirim fikri insanoğlunu, kucuk bir parcasi oldugu evrenden soyutluyor. Mükemmel olmak için yaratılmadığımız gerçeğini göz ardı ettikçe, kendimizi yiyip bitiriyoruz galiba.

29 Ağustos 2013 Perşembe

Pardon, Adınız Neydi?



Bir insanın kulağına en hoş gelen melodi kendi isminin tınısıdır. Nasıl bir fotoğafta  gözlerimiz önce kendini arayıp buluyorsa, kulaklarımız da algıda seçici davranır. Kendi ismimizi diger tüm seslerden kolayca  ayırır. Yeni tanıştığınız insanların isminizi hatırlaması en güzel iltifattır. Kendimizi önemli hisseder ve karşımızdaki kişiyi daha cana yakın buluruz..

Mesleğimden dolayı, neredeyse hergün yeni insanlarla tanışırım. İsimleri hatırlamakta bir harika sayılmam. Özellikle de aklimda aynı anda çocukları, akşam ne yemek pişireceğimi, en son hazırladığım raporun bugüne bitmesi gerektiğini, dip boyamın geldiğini düşünürken bu detay hep göz ardı edilir. Karsımdaki insanların isimlerini hatırlamanın önemini farkettiğimde, bu küçük ama ciddi sorunu çözmeye karar verdim. Bu sebeple, biraz araştırma yapıp, kendime beş adımda isim hatırlama yöntemleri hazırladım. Hepimizin işine yarayabilecek kolay metodlar...

1.      Kendinizi suçlamayın.
“İsim hafızam çok iyi değildir”, “İsimleri hemen unuturum” gibi tutumlardan hemen vazgeçin. Elbette isimleri hatırlayabilirsiniz. Kendinize bu konuda ne kadar kötü olduğunuzu söyledikçe, düzelmek için çaba sarfetmeyeceğiniz kesin. “Yüzleri hatırlarım ama isimleri hiç hatırlayamam” sıklıkla kullandığım bir bahanedir. Ise öncelikle, kendime ismleri hatırla(ya)mama hakkını  vermekten vazgecerek başlayabilirim.

2.      Dikkatinizi verin.
İsimler konusundaki problem ilk tanışma anıdır. Tanışma anında tek derdimiz kendimizi en iyi şekilde ifade etmek olduğundan isim kısmını atlarız. Genelde, ne söyleyecegimize, nasil hareket edecegimize odaklandigimiz o birkac saniye icinde karşımızdakinin adını kaçırıveririz. Bu telefon konusmalarinda da gecerlidir. Sonra da utanıp, tekrar soramaz araya konuşuruz. Sohbet ilerledikce zor durumda kalmamiz kaçınılmaz. Kişiye hitap etmemek yerine tekrar ismini sormak daha iyidir. Cekinmeyin sorun. Karşınızdakini esas rahatsız eden ismini bilmemenizdir

3.     Tekrar edin.
 Bir sonraki asama, karsimizdakinin ismini cümle içinde birkaç kez kullanmaktır.  “Tanıştığımıza çok memnun oldum Aysel Hanım.” “Ne iş yapıyorsunuz Aysel Hanim?” “Nerelisiniz Aysel Hanim?” Bu arada  tekrar işini abartmayın da, Aysel Hanım kaçarak uzaklaşmasın.

4.      Isimleri bağdastırın.
Bu teknik eğlenceli olabilir. Yeni tanıştığınız kişinin ismini, aynı isme sahip başka bir tanıdığınızla yada bir nesneyle bağdaştırın. Örnegin, tanıştığınız Ayhan Beyin ismini, çok sevdiğiniz ayranla ya da Aylin Hanımı, lise arkadasiniz Aylin’le, Şerif Beyi, Texas şerifiyle vs... . Hatta goz onune getirerek bagdastirmak cok daha etkili olacaktir.  Bu içinizden yaptığınız alıştırma bol bol gülümsemenizi ve daha sempatik görünmenizi de sağlayacaktir.

5.      Bir kağıda yazın
Bütün bunları yaptığınız halde hala zorlanıyorsanız, yeni oğrendiginiz isimleri bir not defterine yazın. Ben bunu, çocuğumun öğretmeni veya müşterilerim gibi isimlerini kesinlikle unutmamam gereken insanlar için uygulamayı planlıyorum. Her yeni ismi bir deftere yazarsam sayfalar dolusu ismin içinde kaybolabilirim.

Bütün bunlara rağmen, karşınızdakinin ismini gene de unutursanız, bir sonraki karşılaşmanızda,  zaman kaybetmeden mutlaka tekrar sorun.

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Sevgi Dili



Evlendikten sonra sevgi ve aşkın başına ne geliyor? Sevdiğimiz mukemmel insan evlenince bütün gece horlayan bir kurt adama yada bigudileri ve yüz maskesiyle ortalıkta gezen bir marslıya mı dönüşüyor? Kadın ve erkek nadiren aynı sevgi dilini konuşur. Her ikisi de kendi sevgi dilinde karşısındakine sevgisini ifade eder ancak mesajı anlaşılmaz. Karşısındaki homurdanıp şikayet etmeye devam eder.
Güzel bir iltifat yerine çöpü cikarmasi yeterli olacak koca bir türlü yaranamadığından sikayet eder. Güzel bir sofra ve ütülü gömleklerle sevgisini göstermeye calışan eş, saçını süpürge ettiğiyle kalır. Kendi dilimizde sevgimizi eşimize ifade etmemiz, kör bir Çinliye yol tarif etmekten daha zordur. Bizim dilimizi anlamaz ve mesaj asla yerine ulaşmaz.
Sevginin dili beş çeşide ayrilabilir:

ONAY SÖZCÜKLERİ:
Birkaç güzel iltifat, cesaret veren, yapılanları takdir eden birkaç cümle pek çok kişi için tahmin edilenden daha büyük etki yaratır. "Seni anlıyorum" sözünün kadınların tek beklentisi olduğunu anlayan erkek başını fazla derde sokmaz. Bir kadın size fikrinizi soruyor ve sorununu anlatıyorsa genellikle çözümü biliyor ve sadece onaylanmak istiyordur. Lütfen yapması gerekenleri seçenekler halinde anlatıp neden buna minnettar olmadığını anlamaya çalışmayın. Sadece seni anlıyorum demeniz yeterli.

NİTELİKLİ BERABERLİK:
"Benimle hiç ilgilenmiyor. Bana hiç vakit ayırmıyor.  En son ne zaman yemeğe çıktığımızı bile hatırlamıyorum " diyen birinin sevgi dili nitelikli beraberliktir. Gazeteden burnunuzu çıkarıp gözlerinin en içine bakarak onunla konuşmanızda fayda var. Onu doğru sevgi diliyle sevmezseniz de işinizde harikalar yaratabilirsiniz. İstediğiniz noktaya yalnız mı yoksa onunla mı ulaşmak istediğinizi hatırlamanızı öneririm. Zaman her zaman bulunur. "Zamanım yok" sözünün asıl anlamı" Bu konuya ayıracak zamanım yok" yada "Bu zamanı değerlendireceğim daha önemli işlerim var" demektir. Sevgi dili nitelikli beraberlik olan biri için oldukça kalp kırıcı değil mi?

HEDİYELER:

 Hediyenin anlamı, düşünülmektir. "Hediye almaktan hiç anlamam". "Güzel hediye seçemem." yada "Param yok." bahaneleri sevdiğiniz kişinin dili hediyelerse size hiç iyi gelmez. Üç yaşındayken oğlumun saksıdaki güzel çiçeklerimden hazırladığı buketi  hediye etmesi her anlamda gözlerimi yaşartmıştı. İnanın oğlumun beş kuruş paraya ihtiyacı yoktu ve beni çok sevdiğini daha iyi anlatamazdı. Bu arada kendisi 4 yaşında duzgun konuşmaya başladı. Sevgisini anlatmak için sözlere hiç ihtiyacı olmadı. Yani hediyeler için biraz saksıyı çalıştırmak gerekiyor yani her anlamda. Sadece biraz yaratıcılık...

HİZMET ETMEK:
Bir bardak suyu getirmeyi gurur meselesi yapanlardansanız yada eşiniz eve geldiğinde sofra hazır olmadığında surat asıyorsa ciddi bir sorununuz var demektir. Bazı insanlar hizmet davranışlarını görmediklerinde önemsenmediklerini düşünürler. Güzel bir şarkı durumu özetliyor aslında. "benim için napardın, sobamı mı yakardın, portakal mı soyardın.... diye devam edip gidiyor. Belli ki şarkı sözü yazarının sevgi dili hizmet davranışları. Yani eşiniz çöpü çıkartmadığınız için dünyayı başınıza yıkıyorsa mesajı alın.

FİZİKSEL TEMAS:

Fiziksel temas bazı insanların birincil sevgi dilidir. Onlar için şefkatli bir sarılmanın yerini  en pahalı hediye bile  tutamaz. Eğer güzel bir sırt masajı sevginizi haykırmanızın tek yoluysa kolları sıvayın. "Benden uzak duruyor, elimi bile tutmuyor, çünkü beni sevmiyor." düşüncesi ilişkinizde ilk kırılma noktaları olabilir. 

Karşınızdaki kişinin elini eteğini sizden çekmesine sebep olabilir. Sevip, sevilmediğini düşünmek kadar ızdırap veren şey azdır dünyada. Küçük bir kedi yavrusu bile sütten önce okşanmak isteyerek bacaklarınıza sürünür. Yapılan bir araştırmada hiç dokunulmadan, kucağa alınmadan sadece temel ihtiyacı sağlanan yetimhanedeki bebeklerin ölüm oranlarının diğerlerinden cok daha yüksek olduğu görülüyor. Herhangi bir işlem yaparken çok korkan hastalarımın bazıları elini tutacak birini isterler yanlarında. Neden acaba?

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Kimlik







BEN KİMİM?

SEN KİMSİN?

O KİM?

Biz kimiz? Hepimiz birbirimize çok benzesek de tamamen farklıyız. Birbirimizi anlamamızın en iyi yolu kişilik tiplerini ve nasıl davrandıklarını çözmek. Böylece “insanlar neden böyle davranıyor” sorusundan uzaklaşabiliriz. İnsanları anlayıp, daha az ön yargılı olmayı başarırsak,  insanları suçlamaktan vazgeçebiliriz. Sürekli eleştirel bir kişilik olmak en çok da insanın kendisini yorup kafasını şişiriyor. Tam bir enerji kaybı.

Buyük çoğunluğumuz çok ilgili olmasa da burcunu bilir ve burçların genel özelliklerine iyi kötü aşinadır. Balık burcunun duygusal, ikizlerin geveze olduğundan haberdardır. Ancak 4 temel kişilik tipinden haberdar değildir. Bilse de, bu işyerinde verilen  bir eğitimin ötesine geçemez..
Kişilik tipleri pek çok şekilde isimlendirilse de, hepsinin içeriği aynıdır.

Bu yazımızda insanları, güçlü-klorik, popular-optimist, melankolik ve barışcıl-soğukkanlı  gruplarına ayıracagiz. Çoğu kişi bu gruplardan biri ağırlıklı olsa da ikisini birlikte  taşıyabiliyor. Hele benim gibi ikizler burcuysa her telden biraz çalması mümkündür.

Güçlü Klorik Kişilik Tipi:

Dediğim dedik, çaldığım düdük tabiri en kısa tarifi olacaktır. Müthiş kendine güvenli, lider ruhlu, kararlı, herkesi düzeltip doğru yola sokmaya çalışan dinamik, aktif, hedefleri olan, pratik gerekirse zorla organize eden, kime ne yapacagini söyleyen, zorluklar karşısında yılmayan, güçlü karakterlerdir. Acil durumlarda serinkanlıdır. Genellikle haklıdır ve  insanları idare etmeyi sever.

Popüler Optimist Kişilik Tipi:


Konuşkan,eğlenceli, cana yakın, espirili, çocuk ruhlu, renkli kişiliklerdir. Müthiş bir konuşma yetenekleri vardir. Arkadaşları çoktur, sevilen hayranlık duyulan kişilerdir.İlgiyi üzerlerinde tutmayı severler. Bazen, durumu abartıp insanlara konuşma firsatı vermezler. Çok iyi bir dinleyici değillerdir.Onları cekmece ve çantalarindan tanıyabilirsiniz. Hersey sığıyor ve cekmece kapanıyorsa onlar için yeterlidir. İnsanlarla kolay iletişim kurarlar. Ancak hayatı ve işleri çok ciddiye almazlar. Herzaman yapılacak daha iyi bir işleri vardir. Ertelerler. Zayıf yönlerini kabul etmezler. Biraz çocuksudurlar ve büyümeye de hiç niyetleri yoktur.

Melankolik Kişilik Tipi:

Popüler optimistlerle taban tabana zıttırlar. Mükemmeliyetçi ciddi kişiliklerdir. Dört dörtlük olmayan herşey başarısızdır. Hayatlarında siyah ve beyazdan başka ton yoktur. Cüzdanlarındaki paraların resimleri bile aynı yöne bakar. Dolap ve çekmeceleri çok düzenlidir. Detaycıdırlar. Eğri duran çerçevelere dayanamazlar. Kendilerini yıpratacak kadar titizdirler ve detaylarda kaybolurlar.. Verilen işi mükemmel yaparlar. Ama bazen mükkemmelliğe fazla takılıp işi vaktinde teslim edemeyebilirler. Güzelliğin değerini bilirler, yaratıcı ve analitiklerdir. Dürüst, fedakar, düşünceli insanlardır. Başladiği işi bitirmeden bırakmazlar. Standartları yüksektir.

Barışcıl Soğukkanlı Kişilik Tipi:

Onları herkes sever. Yumuşak başlı ve rahat kişilerdir. Müthiş uyumlulardır. Sessiz, kibar ve hayatla barışık kişilerdir. Hiç aceleleri yoktur. Çoğu kez ağır kanlılıkla suçlanırlar. Zor şartlara dayanıklı, sabırlı, dengeli kişilerdir. Ara bulucu ve sevilen kişilerdir. İyi bir dinleyicilerdir. Kimseye zararları dokunmaz. Durgun ve soğukkanlıdırlar. Ancak değişimden ve zorlanılmaktan hoşlanmazlar. 

Hiçkimse mükemmel değildir. Bütün kişilik tiplerinin zayıf ve güçlü tarafları vardır. Kişilik tiplerinin güçlü yönlerini ortaya çıkarıp faydalanmak kendilerini ifade etmelerine izin vermek, hem iş, hem aile hayatında takım çalışmasını kolaylaştıracaktır. Ancak zayıf taraflarına odaklanıp düzeltmeye çalışmak yapılabilecek en büyük hatadır. Unutmamak gerekir ki hayatta değiştirebileceğimiz tek bir kişi var. O da kendimiz. Bu gerçeği farketmek bizi aynı duvara defalarca toslayıp, hayal kırıklığına uğramaktan kurtaracaktır.

Kendi kişilik tipinizin zayıf tarafını farketmiş olmak bile güzel bir kazanctır. Siz hangi insan tipine kendinizi daha yakın görüyorsunuz?

25 Ağustos 2013 Pazar

Aşk ve Sevgi





İnsanların sevgi dilleri birbirinden çok farklıdır. Ve sevgimizi hep kendi anladığımız şekilde ifade ederiz. Kimimiz sevildiğimizi bir demet çiçekten ve beklenmedik bir iltifattan, kimimiz bir fincan kahve ikramından ve söylediklerimizin dikkatle dinlenmesinden, kimimiz de süpriz bir hediyeden anlarız.

Çoğumuz insanların düşüncelerimizi bildiğini varsayarız. Yada onların ne düşündüğünü bildiğimizi sanıp yanlış yorumlayabiliriz. Hayatta en büyük mücadeleyi de insan ilişkilerinde veririz. Geçmise ait duyduğumuz üzüntü ve kırgınlığın çoğu da bundandır. Hangimiz sevdiğimizi kırıp incitmedik ki? Sevgi geçmisi silmese de, geleceği değiştirebilir. İnsanlar hata yapar. Bununla gurur duymasa da yaparlar. Kin tutup kızarak, aramızdaki hiçbir şeyi düzeltemeyiz.Gerçek ve olgunlaşmış sevgi, yapılan hataların öcünü almak icin pusuda beklemez, anlayışla görmezden gelir ve affeder.

Sonsuz aşk diye birsey var mıdır bilmem ama daim olan sevgi değil midir Aşk bir duygu patlamasıdır, bir içgüdüdür. İki kiside ayni anda başlayıp, bitmesi nadir olur. Bunun sayesinde değil midir? Aşk şarkılarının çoğu aşk acısını konu alır. En uzun aşkın ömrü iki yıl olarak belirlenmiştir. Galiba daha fazlasını da ne kalbimiz kaldırırdı ne de aklı beş karış havada gezdiğimizi gören iş verenimiz. Ve sonrasında bulutların üzerinden inilir, ayaklar yere basar. Mükemmel insanın, insanca hareketleri ve hataları sizi rahatsız etmeye başlar. İçinizden biri eksikleri görmeye başlayınca da duygu patlaması inişe geçer. İşte bu noktada gerçek sevgi sahneye çıkar.

Aşk icin özel bir çaba harcamazsınız, hayattaki tek düşünceniz onu mutlu etmektir. Bunu yaparken fazla kafa yormazsınız, içinizden gelir, tamamen içgüdüseldir. Sevgi ise ciddi çaba ve emek ister. İçinizden gelmese de, pek çok fedakarlık yaparsınız. Bayılarak bütün günü mutfakta geçirmezsiniz yada eşiniz sizin için salonu süpürürken sevinçten uçmaz. Bunu sizi sevdiği, size önem verdiği için yapar. Sevginin yakın dostları, fedakarlık ve sabırdır. Sevgi bir seçimdir ve aşk gibi pat diye hayatınıza girmez. Aşk gibi yersiz ve zamansız gelişmez.

Bir anda gökten düşer gibi başınıza gelen aşk ile fedakarlık ve emekle büyüyen sevgi arasında ki fark budur sanırım. Peki bu kadar büyük bir emek ve fedakarlıkla yetiştirip büyüttüğümüz sevgimizi nasıl bir dille karşımızdakine anlatabiliriz? Yaptığımız bu yatırımın karşılığında hayal kırıklığı ve mutsuzluk yerine, anlayış ve katlanarak artmış mutluluğu nasıl elde ederiz?

Bir sonraki yazımızda sevgi dillerini paylaşacağız ve Gary Chapman isimli yazarın 5 Sevgi Dili Kitabını özetleyeceğiz.


SEVGİYLE KALIN...